Günümüz dünyasında olmazsa olmaz aletler oldu bu cep telefonu denilen aletler. Ama ben bu aletlere kıl oluyorum, baya bildiğiniz sinirim bozuluyor. Ha tamam beni kimse aramadığı için sinir oluyor olabilirim ama kıl oluyorum kardeşim.
Bir de şimdi bu aletler internete falan giriyor, şarkı çalıyor, fotoğraf çekiyor falan, iyice çileden çıkıyorum. Fotoğraf makinesi gibi caanım bir makineden rol çalmaya çalışıyorlar uyuz aletler. Sen telefonsun kardeşim, ararsın konuşurlar, aramazsan çöpe atarlar, bir de sevgiliden ayrılınca ya duvara atılarak parçalanırsın, yada denizin dibini boylarsın, artistliğin kime anlamıyorum ki?
Ayrıca bunları kullanan gençler de bir acayip arkadaş, onlara da akıl erdirmek mümkün değil. Bir gün şu tabloyla karşılaşıncaya kadar olayın vehametinden bihaberdim. Bir gün arkadaşlarımla kafenin birinde oturmuşum muhabbet ediyorum, çünkü benim sosyalleşme yöntemim tek ve o da karşılıklı konuşma üzerine kurulu, sosyal medyadır telefondur pek bana hitap etmiyor. Neyse çok dağıtmadan olayı aktarıyorum. Yan masada 3 kişi oturmuşlar, hepsinin elinde telefonlar, pıtır pıtır yazıyorlar. Bi kıllanma oldu bende, biraz takip edeyim dedim, muhabbet ederken gözüm de hep onlarda. Yarım saati aşkın süre geçti ve içlerinden hiçbiri konuşmadı, hepsi telefonda yazışıp durdular. Önlerinde birer fincan var, içinde ne var anlamadım, bir onu içiyorlar, bir yazıyorlar, konuşma yok. Yahu madem siz konuşmayacaktınız, niye dışarı çıkıp buluştunuz arkadaş. Evinde otur kimle yazışıyorsan yazış ya, böyle bir saçmalık mı olur?
Neyse işte, bir de bu herifler ve kızcağızlar gidip en teknolojik olanını alıyorlar ya, o da başka bir konu. Sanki her an maillerine bakmasa olmayacak, yahu ne gelecek sana mail arkadaşım, en fazla bir sitenin indirimi falan gelir, kıl aldırma kampanyası olur vs, sanki görende şirketi var zannedecek, bacak kadar liselisin arkadaş, bi adam ol önce, değil mi ama. Ha ama bak işi olana lafım yok, bir şantiye şefim vardı mesela, adam yemekte açtı aleti, autocad açıp projeye baktı vs, düzeltme yapıyor, ofise gönderiyor, ofisten yeni çizimler geliyor falan, adamın işi bu, şimdi bu adam telefona 10 bin tl de verse haklı, o tür kişileri muaf tutmak lazım.
Sadede geleyim, işte ben böyle teknoloji özürlü biri olduğum için ne facebook kullanmayı becerebildim, ne twitterı anlayabildim. Bana göre işler değilmiş, zaten telefon alırken bile bin bir türlü olay yaşadım. Telefon bakıyorum, diyorum ki; şöyle güzel bir tasarım istiyorum, bana dana kadar bir şey gösteriyorlar. Diyorum ki, arkadaş ben 7 kişi danaya girmeyeceğim, bana telefon lazım, dokanmatikmiş internetliymiş efendime söyleyeyim 101 megapikselmiş falan gelmez, bana telefon lazım, konuşacağım ve mesajlaşacağım. Böyle manda kasa bir şey istemiyorum, bunun estetik bir tarafı yok ayrıca, dana bildiğin dana. Neyse bu sefer özellikleri olmayan bir telefon çıkarıyorlar ki, ucuz olsun diye tasarımını tornacı yapmış gibi duran bir telefon. Bu şekilde 3-5 dükkanın elemanına hakaret ettiğim için beni dükkandan yaka paça attılar. Ama benim suçum değil cidden, estetiğin ne olduğunu bilmiyor arkadaşım adam, güzelle çirkini ayıramıyor, eğitimsiz göz. Eğitim şart arkadaş.
Ya bak yine konuyu dağıttım ben. Hep bu teknoloji mevzusuna girince benim sinirler laçka oluyor.
Benim vakti zamanında bir kız arkadaşım vardı, uzakta olduğu için kendisi tabii biz telefonla falan konuşuyoruz saatlerce, mesajlaşıyoruz falan, tabii o zamanlar gençlik de var. Ama uzak ilişkilerde sorunlar biter mi, tabii ki hayır. Sorunsuz bir uzak ilişki yürüten varsa, buyursun bana ulaşsın, elini öperim öyle çiftin ben, hatta düğün benden, ama mümkün değil. Nedeni basit, telefon dediğin alet sosyalleştirmez. Çünkü bir insan sadece sesten ibaret değildir, mimikler, jestler, hareketler, bir insanın ne demek istediğini sadece kelimeler değil, o insanın tümü anlatır. Telefonda tabii bunları algılamak mümkün olmayınca şaka yapsan ciddiye alınıyor, ciddi bir şey konuşacak olsan karşındaki seni sallamıyor. Sonuç her zaman aynı, tartışma. Uzak ilişkilerde en büyük tuzak yanlış anlama üzerine kurulu. Hele ki bir de ararsın açmaz, telefonunu kapatır gibi olaylar vardır ki, canından bezdirir adamı. Karşı karşıya oturan iki insan birbirinin yüzüne konuşmayı kapatmaz, telefonunu kapatarak karşısındakini delirtmez, her söylenilen doğru anlaşılır ve en ufak yanlış anlama mimikler ile ve sıcak bir sarılma ile telafi edilir. Siz telefonda birine sarılabiliyor musunuz, tabii ki hayır. Peki karşınızdakini önemsediğinizi, sevdiğinizi nasıl göstereceksiniz?
Al işte sana o ilişki niye yürümüyor diye sorduğun sorunun cevabı, telefonda kimse kimseyi anlayamaz, çünkü ilişkiler sadece kelimelerden ibaret değildir, duygular yüklüdürler, bir kelimenin anlatamadığını bir bakış anlatır kimi zaman. Ama gelgelelim biz böyle saçma bir durumdaydık. Kötü giden bir ilişki, zaten 2 ayda bir sevgilinin yüzünü görünce insan şaşırıyor, bu şimdi benim sevgilim mi diye kendine soruyorsun. Samimiyet zaten yerle yeksan, kızı öpmeyi geçtim, sarılmak bile garip, bu mu ilişki yani?
Tabii böyle durumlarda bir de etrafınızda dolanan, biraz güzelce bir kız varsa, sürekli size samimi davranıyorsa sonuç bellidir. Sevgilinizden ayrılır ve hemen diğer kıza yönelirsiniz. Peki sevgilinize ulaşamıyorsanız ne olacak? İşte aldatma olayı bu noktada sizin gözünüze cazip gelemeye başlar. Nasıl olsa ilişkiniz kötüdür, sevgilinize ondan ayrılmak istediğinizi bile söyleyemiyorsunuzdur ve bu durumda bu aslında aldatma bile sayılmaz değil mi?
İşte bu kafa karışıklığında olayların içindeki masum malın bir de teknoloji özürlü olduğunu düşünün. Bu durumda ben kıza yakınlaşmaya başladım tabii ki. Arada onunla mesajlaşıyoruz falan, arada da sevgilime mesaj atıyorum ama konuyu ayrılma noktasına getiremiyorum. Ayrıca sevgilimi de seviyorum ama sorunlar yüzünden kafa da kalmıyor ki insanda, aşık olsan ne fayda. Sonunda bir gün bölümdeki kıza mesaj atacağım, gözümü karartmışım, sevgilimden ayrıldım falan diyeceğim. Neyse mesajı yazmaya başladım, yarın gelirken bana şu dersin notunu falan getirir misin, falan fişman, ha dedim, bu arada gözün aydın sevgilimden ayrıldım. Kız zaten ayrıl ayrıl diyor, olacaklar belli. Ama işin koptuğu nokta mesajı attıktan sonra gerçek dünyaya dönmem ile oluyor. Çünkü ben bu mesajı kime atıyorum, tabii ki de bölümdeki kıza değil de sevgilime atıyorum. Yapılacak ilk iş ne peki bu durumda, zaten sevgilimden ayrılmayı düşünüyorum, yani zaten ayrılmış olurum zaten bu mesajdan sonra, yani çok da kötü bir şey yok. Ama seviyorum da, yani en mal durumlardan biri. Hemen durumu kurtarmam ve zaman kazanmam, ne istediğimi düşünmem gerekir diye düşündüm. Sevgili aradım, ona o mesajı yanlış anlamamsı gerektiğini anlatmaya başladım. Malım ve kendi kendimi ele verdim, çünkü kız bakmış ki başında ders notu falan var, yanlış mesaj deyip okumamış gerisini. Ama tabii ben en kalitelisinden bir mal olduğum için ve telefon denilen alete yaklaşımım sonucu en kötü noktaya geldim. Daha insanın başına ne gelebilir ki?
Ama olsun, mal olduğum kadar da iyi bir yalancıyımdır, hemen durumu kurtardım. Tabii şimdi soracaksınız, nasıl bir şey buldun da olayı kapattın diye, çünkü olayı bilen herkes bunu merak ediyor, ama meslek sırrı arkadaşlar, kusura bakmayın. Neyse böylece hem sevgilimle olan durumu düşünmek için zaman kazandım, hem de bölümdeki kızla aldatma işine girmemiş oldum, zaten içime de sinmezdi sanırım, ben aldatamam gibi geliyor. Ya da bilmem, iyi bir yalancı olduğumu da unutmayın. Ama yine de onu aldatmayı hiç istemiyordum.
Vicdan denilen böyle bir şey sanırım, sevgilimle her şeyin yoluna girmesini istiyordum, hayalperesttim. Başka bir kız istemiyordum aslında. Zaman kazanınca bir arkadaşımla oturdum konuştum, ne yapsam dedim. Ama böyle durumlarda gidip en duygusal adama sorarsan alacağın cevap bellidir; "Dostum, sen içindeki sevgiye inan yeter ki, merak etme bu dünyada çözülemeyecek hiç bir sorun yok. Eğer birbirinizi seviyorsanız elbette her engeli aşarsınız" Ben de buna inandım mı, tabii ki inandım, neden mi, çünkü malım da ondan. Hayalperest adamlar, romantik ruhlu adamlar inanır bunlara.
Sevgilimle her şey yoluna girecek diye düşündüm hep, işin doğrusu tartışmalar da azaldı, tabii iletişimin sıklığının azalması da bir neden ama o an bunu böyle algılamıyorsun, her akşam saatlerce kavga etmiyoruz, her şey yoluna girecek sanıyorsun. Belki de nedeni her gece saatlerce telefonda konuşmamaktır, hatta çok az konuşmaktır, ama gel de anla. Neyse bir gün ulaşamıyorum yine, tesadüfi bir şekilde internette rastladım, zamanım yok olayına girdi, ısrar edince ben, hiç unutamayacağım o kelime ile karşılaştım "Bitti!"
Böylece aslında hiç yaşamadığım, sürekli telefonda konuştuğum ama hiç doğru düzgün sarılamadığım bir kızdan kıçıma tekme yemiş oldum. Düşününce aslında benim ilişkim zaten telefonlaymış, kızla değilmiş ki. Beni kızım elini değil de telefonu almış avucuma, telefonu ısıtmışım kulağımda. Ama internette terkedildim, o ayrı, onun tadı paha biçilemez. Tabii böyle durumlarda hemen diğer kıza giderdiniz değil mi, bu arada sömestr bitti, kız nerede kim bilir. Sonraki dönem kız ortalarda yok, sonra öğrendim ki okulu bırakmış.
Şimdi düşünüyorum da, acaba sevgilimi aldatsaydım mutlu olur muydum? Belki daha fazla kendime kızardım, belki uğruna sevgilimi terkettiğim kız yine de okulu bırakacaktı ve boşuna sevgilimi terkettim, onu aldattım diyecek ve pişman olacaktım, kim bilir.
Belki de mallık en iyisidir, en azından pişman olacak bir şeyim olmadı. Burak Kut'un da dediği gibi "Yaşandı bitti saygısızca" ama aldatmanın tadına varamadım, ama kim bilir, belki de çok sonraları vardım. Ama bilin ki malların çoğu içlerindeki iyimser romantiğin kurbanı oldukları için mal damgası yerler.
Malların da sevilmeye ihtiyacı vardır, sevgilerimle...
Mal Kabul
28 Nisan 2012 Cumartesi
28 Aralık 2011 Çarşamba
Mal Yollarda
Yollarda geçen bir günün hikayesi. Evden çıktığımda sabah saatleriydi sanırım, hava en sevmediğim haldeydi; Ahmak ıslatan. Ben bu durumda "ahmak" oluyorum. Mallık bu ya, çok yağmıyor ki diye Polyanna tadında evden şemsiye almadan çıktım. İstanbul'da yaşayan herkes bilir ki, hava biraz gri bile olsa şemsiye alınmalıdır, en azından akıllı olanlar bunu düşünürler, benim gibi mallar ise yağmuru görse bile şemsiyeye gerek duymazlar.
Bu her köşede şemsiye satan adamlar benim gibi insanlar sayesinde 1 ayda köşeyi dönüyorlar zaten. Eğer bir köşede gördüğünüz bu şemsiye satan adamlardan birini, bir süre sonra görmemeye başlıyorsanız benim yolum oradan geçiyordur ve büyük ihtimalle benden kazandığı para ile zaten hayatını kurtarmıştır.
Neyse biz yola koyulalım. Öncelikle bildiğim şu ki, benim bir kamu binasına gitmem gerekiyor ve bildiğim kadarıyla bu bina Cağaloğlu civarında bir yerde. Ben de atladım trene, ver elini Sirkeci. Bir trenin yolda beklemesi olağan geliyor o hattı kullanan insanlara. Karşıdan gelen tren istasyona girene kadar, biz istasyonda bekliyoruz, sonra yola devam ama bu sürenin yarım saate yakın olmasının tamamen benimle alakalı olduğunu düşünüyorum, o trende olan ve bunu okuyan biri varsa, kendilerinden özür dilerim, ne yazık ki benim kaderim ile bedevinin kaderi arasında çok fazla ortak nokta var.
Bir şekilde Sirkeci garına kendimi attıktan sonra huzurlu bir şekilde yokuşa vurdum kendimi, zaten binanın yerini biliyorum, elimle koymuş gibi buldum. Buldum bulmasına ama bir sorun vardı, benim mantığıma göre bir bina herhangi bir yere göç etmek için çok uygun bir yapı değildir, en azından benim mantığıma göre bina oradaysa, orada olacaktır yine. Ama benim mükemmel şansım sayesinde bu da oldu, bina oradaydı, kaçmamıştı ama içindekiler kaçmıştı. Boş bina karşımda mal gibi bakıyordum. Evden çıkmadan önce bir bakmak gerekiyormuş sanırım, ama artık biraz geç kalınmış bir düşünceydi. Etrafta bakkal gibilerinden, bilgi alabileceğim bir dükkan aradım ama orasını bulmak da ayrı bir mesela, adamlar gitmiş ama bilen yok. Sahte şirketlerin gece yarısı birden ortadan kaybolması gibi, koca kamu binası gizli bir şekilde taşınmıştı. Karşıdaki büfenin önünde buranın yaşlı kurtlarından olduğunu düşündüğüm bir amca vardı, ki bu amcalar kesinlikle istediğiniz bilgiyi size sağlayacaklardır. Mahallenin muhtarı aslında bu adamlardır, o mahallede herhangi bir şey olacaksa, önce bu amcalara gidilip izin alınır, sonra yapılır diye bir inancım var benim.
Haklı mıydım, tabii ki haklıydım. Ne zaman taşındıkları, neden taşındıkları, nereye taşındıkları, çalışanların kim olduklarını, nerede oturduklarını, herşeyi biliyordu amca. Hatta kaçmasam çalışanların kimlik numarası ve telefon numaralarını verip, kütük nerede, hepsini sayacaktı ama tam zamanında mükemmel bir müdahale ile topu ağlara yolladım ve amcanın boş anında oradan kaçtım. Kovalar mı diye arkama baktığımda, hala memurlardan birinin yeğenin hangi okulda okuduğunu hatırlamaya çalışıyordu, bu güzel haberdi.
Şimdi gitmem gereken yeri biliyordum, Çapa'ya gitmeliydim, gittim de ama nasıl diye sormayın, çünkü o arada kullandığım tramvay yada "cool" diller de tramway olarak bilinen toplu taşıma aracının doluluk oranının kelimelere dökülecek bir yanı yok, yağmurlu bir havada kesinlikle binilmemesi gereken araçlar içinde cabriolet otomobilden önde yer alması gerekebilir. Tabii o kargaşada yaşanılan sıkışıklık diye tabir edilse de, bu şekilde anlatıldığında çok hafif kalan o yapının içinde, boynumdaki atardamarın baskı altında kalması sonucu beyne kan gitmemeye başladı sanırım. Dolayısıyla sonraki hatırladığım tek şey, artık Çapa istasyonundaydım.
Çapa'da olmak görece daha bir durum olmasına rağmen yağmur altında artık kedi yavrusu gibi titrer bir halde binayı bulmem gerekiyordu. Ama neredeydi ki? Sokakların dibine kadar girip bilmediğim coğrafyalarda, bilmediğim farklı insanların dolaştığı bir yerde, ne yapmaya çalıştığımı düşünürken buldum kendimi. Burası neresi, ben kimim sorularının sorulması bu noktada çok mantıksız olmuyormuş, onu farkettim. Aradığım şeyi biliyordum, Amca. Amcayı bulduğum an, Amerika'yı bulmuş Kolomb gibi bir coşku yaşayabilirdim ama ne mümkün. Aradan geçen yarım saat sadece ıslanarak ve dükkan dükkan adres sorarak geçtikten sonra aradığım amca tam karşımdaydı. Binayı bulsam bu kadar sevinmezdim. Bu amca diğer amcalardan farklı, yeni bir işletim sistemi kullanıyor olacak ki, bu amcada "bunu mu demek istediniz?" gibi bir seçenek yoktu. Sorunu sor, cevabını al git mantığıyla çalıştığı için, diğer amcadaki gibi kaçmak için çaba harcamak zorunda olmamam hoşuma gitti. Devletten ricam, bu amcaların hepsini şu yeni sisteme geçirsinler, ben bu amcayı sevdim.
Aldığım bilgi beni bir sonraki varış noktama yönlendirdi, meydana gitmeliydim. Meydan neresidir, nerededir bilmiyordum, amcanın gösterdiği yönü takip etmenin yeterli olacağını düşündüm. Düşünmez olaydım... 1 saat sonra... Evet, aradığım bina tam karşımda bana göz kırpıyordu, artık ebedi kaderime son vermek üzereydim. İç mekanda gerçekleşen olaylar, bu muazzam yolculuğun ne kadar ciddi ve önemli olduğunu bir kez daha anlamamı sağladı. Mordor'a giden Frodo gibi maceralı yolculuğum, Frodo'nun ki gibi bitmedi.
Bu konuda ne yapamalıyım soruma, "Ankara'yı arayın", peki şunu ne yapmalıyım sorusuna "Ankara'yı arayın" diye cevaplar alınca hafiften alt dudağım titremeye başladı. Karşımdaki kadının sekreter değil, telesekreter olduğuna ikna olduktan sonra, son sorum içime kaçmış bir şekilde vazgeçtim. Alabildiğim tek şey, not kağıdının üzerine yazılmış telefon numarısıydı. Evet, o telefon numarası internette de var biliyorum ama oraya kadar gitmişken, eli boş dönmek olmaz diye düşündüm, aslında düşününce mantıklı değil mi? Aslında değilmiş sanki, şimdi onu farkettim ama olsun.
Çapa'daki istasyona varana kadar 3 kez kaybolma başarısını göstermiş olmamda benim bir suçum yoktu, kötü imar planlarının yüzünden oldu desem, yemezsiniz değil mi, evet yemezsiniz. Ama ben mal gibi kayboldum, hem de tekrar tekrar. Ama mutlu sona gelmiştim, en azından caddeyi buldum ve bir şekilde istasyona geldim. Islaklık ve üşüme oranım, mevsim normallerinin çok üstünde olduğu için, titreyerek ve bırrr sesleri çıkararak geçtiğim, adını hatırlamadığım "gişe" benzeri isimli aletten gelen sesin, benim sesim yüzümden duyulmaması üzerine oradaki güvenlik görevlisi garip garip bana bakıp, hangi gezegenden olduğumu anlamaya çalışırken, saçma şekilde uzun süren göz göze gelme seansını bırakıp oradan uzaklaştım, sanırım arkamdan ilginç laflar etmiştir.
Tramvay geldiğinde, ilk gelen tramvaya binmem gerektiği, hatta biraz boşsa, daha da acele etmem gerektiği konusunda yeterli bilgim olmasına karşın, göz göze geldiğim adam sayesinde yanımda duran tramvayı görmedim. Gördüğümde "dıııt dıııt dıııt" diye sesler çıkaran tramvay boş olduğunu görünce ani bir hareketle kapıya atılsam da artık çok geçti. Önce rahat gibi gözüken, sonra birden kapıyı tutmaya çalışan, ama geç kalan bir mal gördüyseniz orada, işte bendim. Cool olma çalışmalarını sürdürmemin ne faydası olurdu bilemezdim ama, "zaten çok doluydu" edasına büründüm, etrafımdaki insanlar büyük ihtimalle bunu yemedi ama olsun. Sonraki gelen tramvaylara binmek mümkün olmadı, binilecek bir yerden söz etmek mümkün değildi çünkü.
Donma noktama eriştiğim anda beklediğim mucize gerçekleşti, işte boş gelen tramvay tam karşımdaydı ve ister inanın, ister inanmayın, ben ona bindim. Benim bunu bir başarı öyküsü gibi anlatmam size garip geldiyse, buyrun bir gününüzü benimle geçirin derim, ama tavsiye etmem o ayrı.
Kulaklıkla yolculuk eden adamlar vardır ya hani, ben işte o adamlardanım. Bence çok iyi bir şey bu, müzik falan bunlar güzel şeyler. Ama bir kötü yanı var ki, işte o bütün keyfinizi kaçırabilir. Gerekli bilgilendirilme yapılırken, sizin hiç bir boktan haberiniz olmuyor.Doğal olarak tramvaydaki anonsu farkedip kulaklığı çıkardığımda, anons kesilmişti bile. Ne demişti acaba, çok önemsememiştim, ne olabilir ki dedim. Derken Topkapı istasyonu öncesi herkesin hareketlendiğini görünce, anladım; bu istasyondan sonra devam etmeyecekti. Ben de çevremdeki kalabalık ile bir olup indim, arkamdan kapı kapandı ve arkamı döndüğümde karşılaştığım manzara çok etkileyiciydi. Bir kaç kişi inmiş olmasına karşın, herkes yoluna devam ediyordu. Evet, saçma sapan anons bunun için değildi ve ben zor bulduğum fıstık gibi boş tramvayı bir hiç uğruna terkettim. Üstelikte sıcacıktı.
Gelen ilk tramvaya William (Walles) -Evet, Walles olarak yazdım ben onu, yanlış hatırlamışım ismini ne var bunda yani. Wallace de yazabiliyorum ayrıca yani, hem de netten bakmadım, tekrar bakınca aklıma geldi, tabii belki de bu da yanlıştır, mal gibi hala netten bakmama konusunda ısrarcıyım, neyse- Wallace edasıyla akın ettim ve Zeytinburnu'na kadar 17 farklı pozisyonda girilen ilişkiyi atlattıktan sonra metro beklemeye başladım. Sigaranın bitmesi bana göre dramatiktir ama hemen yanınızda bir büfe varsa da şahanedir yani. Ama istediğiniz sigara o büfede var mıdır diye sormayın, hiç bir zaman olmaz. Yine yoktu, şaşırmadım ve bu arada bir metroyu da kaçırmanın mutluluğu! içindeydim, bu arada büfede çalışan kız neden bana yazdı, onu hiç çözemedim. Soğuktan mosmor olan, titrerken mermerde tahribat yaratabilen darbeli matkap kılıklı bir adamın nesi çekici olabilir ki? Darbeli matkaptan başka anlam çıkarırsanız elbet bir sebep ortaya çıkar ama şu an kastettiğim bu değil.
Sonraki mekan metro. Ulaşım araçlarında göz göze gelmek sıkıntı verici olabiliyor, hele bir de tam ortadaysanız nereye dönseniz biri var. Bu durumlarda ben de camdan dışarı bakıyorum. Ama tam orada metro yer altına girdiği için bakacak tek şey kendiniz kalıyorsunuz o camda. Kendimi incelemeye başladım, fena da tipim yokmuş halbuki, onca şeyden sonra hala yüzüne bakılabilirmişim. Büfedeki kıza hakverdim o an, dedim ki tabii ki benden iyisini bulacak değil yani. Mal gibi kendimle konuşuyorum içimden. Şu saçlar bir de eskisi gibi olsa, ortalıkta kız kalmaz, yıkılır. Kesin caanım, kesin öyle olur zaten. Ben bunları derken bilinç yerine geldi, sanırım beynimin buzları çözüldü yada mal mode off falan oldum. İşte o an, az önce metronun bir istasyonda durduğunu, birilerinin inip bindiğini, sonra tekrar yola koyulduğumuzu hatırladım. Az önceki durak, benim inmem gereken duraktı, ama "kaptan, orta kapıııııı" denilecek bir durumda değildim, yola devam ettim. Diğer istasyonda, üste çıkıp, diğer insanların arasından sıyrılmaya çalışıp, "bu ne yapıyor" demek isteyen bakışlar altında diğer taraftan istasyona indim. Karşıda indiğimi görenler bana bakarken, sanki orada bir arkadaşımı bekliyormuş tavırlarıyla saate falan baktım. Gelen metroya en son bindim ve gizli bir köşe buldum kendime, güvende olduğumu sanıyordum, ama işte orada benimle bekleyen teyze bana bakıyor ve içindeki ses gözlerinden dışarı taşıyordu; "Mal bu yaa" Kafamı kamplumbağa gibi içime çektim, ki ben bunu bazen yapabiliyorum mesela.
Metro çıkışında soğuktan hiç etkilenmemişim gibi Bakırköy'e kadar yürüme kararı aldım. Neden mi diye sormayın, spor yapmayan biri bazen en olmadık zamanda "aslında yürümek lazım" diyebilir, ya da "Küresel ısınma zaten tehlikeli boyutlara ulaştı, iki adım yer için niye bu kadar karbon salınımı olsun" diyebilirim ben bazen. Tabii en olmadık zamanlarda bunu düşünen bir mal olduğum için, soğuk ısırığından ölmek üzere iken aklıma böyle şeyler geliyor benim. Çok zevkli geçen yürüyüşüm evde son buldu, ama ben de son buldum diyebilirim.
Evde yapılaması gerekenler aciliyet sırasıyla yapıldı tabii ki, denize kıyafetle girmiş gibi gözüken halimle önce üstümdekileri çıkardım, kurulandım. Sonra su ısıttım, sıcak çukulata yaptım kendime. Ve son olarak dinlemem gereken şarkıyı buldum; The Doors - The End. Sıcak çukulata içip müzik dinlerken, geçmişte yaşanan güzel günleri yad ettim, mal olmaktan sıkılmadığımı anladım.
Bir gün yolda donmak üzere olan bir mal görürseniz, garip hareketleri varsa, ne bileyim tramvaya kapılarına dadanan yada bir istasyonda inip, tekrar ters yöne binen falan. Size adres sorabileceğiniz bir amca soran bir malla karşılaşırsanız, üzerine gitmeyin, sevin onu. Hatta dikkatli bakarsanız o hali ile bile yakışıklı sayılabilir. Tabii siz büfedeki kız gibi düşünmeyebilirsiniz ama biraz karzimatik olduğumu da biliyorum yani. Yada metronun camında öyle gözüküyor, zaten çok da fazla bir şey gözükmüyor ama olsun.
Unutmayın; Malların da sevilmeye ihtiyacı vardır, sevgilerimle...
Bu her köşede şemsiye satan adamlar benim gibi insanlar sayesinde 1 ayda köşeyi dönüyorlar zaten. Eğer bir köşede gördüğünüz bu şemsiye satan adamlardan birini, bir süre sonra görmemeye başlıyorsanız benim yolum oradan geçiyordur ve büyük ihtimalle benden kazandığı para ile zaten hayatını kurtarmıştır.
Neyse biz yola koyulalım. Öncelikle bildiğim şu ki, benim bir kamu binasına gitmem gerekiyor ve bildiğim kadarıyla bu bina Cağaloğlu civarında bir yerde. Ben de atladım trene, ver elini Sirkeci. Bir trenin yolda beklemesi olağan geliyor o hattı kullanan insanlara. Karşıdan gelen tren istasyona girene kadar, biz istasyonda bekliyoruz, sonra yola devam ama bu sürenin yarım saate yakın olmasının tamamen benimle alakalı olduğunu düşünüyorum, o trende olan ve bunu okuyan biri varsa, kendilerinden özür dilerim, ne yazık ki benim kaderim ile bedevinin kaderi arasında çok fazla ortak nokta var.
Bir şekilde Sirkeci garına kendimi attıktan sonra huzurlu bir şekilde yokuşa vurdum kendimi, zaten binanın yerini biliyorum, elimle koymuş gibi buldum. Buldum bulmasına ama bir sorun vardı, benim mantığıma göre bir bina herhangi bir yere göç etmek için çok uygun bir yapı değildir, en azından benim mantığıma göre bina oradaysa, orada olacaktır yine. Ama benim mükemmel şansım sayesinde bu da oldu, bina oradaydı, kaçmamıştı ama içindekiler kaçmıştı. Boş bina karşımda mal gibi bakıyordum. Evden çıkmadan önce bir bakmak gerekiyormuş sanırım, ama artık biraz geç kalınmış bir düşünceydi. Etrafta bakkal gibilerinden, bilgi alabileceğim bir dükkan aradım ama orasını bulmak da ayrı bir mesela, adamlar gitmiş ama bilen yok. Sahte şirketlerin gece yarısı birden ortadan kaybolması gibi, koca kamu binası gizli bir şekilde taşınmıştı. Karşıdaki büfenin önünde buranın yaşlı kurtlarından olduğunu düşündüğüm bir amca vardı, ki bu amcalar kesinlikle istediğiniz bilgiyi size sağlayacaklardır. Mahallenin muhtarı aslında bu adamlardır, o mahallede herhangi bir şey olacaksa, önce bu amcalara gidilip izin alınır, sonra yapılır diye bir inancım var benim.
Haklı mıydım, tabii ki haklıydım. Ne zaman taşındıkları, neden taşındıkları, nereye taşındıkları, çalışanların kim olduklarını, nerede oturduklarını, herşeyi biliyordu amca. Hatta kaçmasam çalışanların kimlik numarası ve telefon numaralarını verip, kütük nerede, hepsini sayacaktı ama tam zamanında mükemmel bir müdahale ile topu ağlara yolladım ve amcanın boş anında oradan kaçtım. Kovalar mı diye arkama baktığımda, hala memurlardan birinin yeğenin hangi okulda okuduğunu hatırlamaya çalışıyordu, bu güzel haberdi.
Şimdi gitmem gereken yeri biliyordum, Çapa'ya gitmeliydim, gittim de ama nasıl diye sormayın, çünkü o arada kullandığım tramvay yada "cool" diller de tramway olarak bilinen toplu taşıma aracının doluluk oranının kelimelere dökülecek bir yanı yok, yağmurlu bir havada kesinlikle binilmemesi gereken araçlar içinde cabriolet otomobilden önde yer alması gerekebilir. Tabii o kargaşada yaşanılan sıkışıklık diye tabir edilse de, bu şekilde anlatıldığında çok hafif kalan o yapının içinde, boynumdaki atardamarın baskı altında kalması sonucu beyne kan gitmemeye başladı sanırım. Dolayısıyla sonraki hatırladığım tek şey, artık Çapa istasyonundaydım.
Çapa'da olmak görece daha bir durum olmasına rağmen yağmur altında artık kedi yavrusu gibi titrer bir halde binayı bulmem gerekiyordu. Ama neredeydi ki? Sokakların dibine kadar girip bilmediğim coğrafyalarda, bilmediğim farklı insanların dolaştığı bir yerde, ne yapmaya çalıştığımı düşünürken buldum kendimi. Burası neresi, ben kimim sorularının sorulması bu noktada çok mantıksız olmuyormuş, onu farkettim. Aradığım şeyi biliyordum, Amca. Amcayı bulduğum an, Amerika'yı bulmuş Kolomb gibi bir coşku yaşayabilirdim ama ne mümkün. Aradan geçen yarım saat sadece ıslanarak ve dükkan dükkan adres sorarak geçtikten sonra aradığım amca tam karşımdaydı. Binayı bulsam bu kadar sevinmezdim. Bu amca diğer amcalardan farklı, yeni bir işletim sistemi kullanıyor olacak ki, bu amcada "bunu mu demek istediniz?" gibi bir seçenek yoktu. Sorunu sor, cevabını al git mantığıyla çalıştığı için, diğer amcadaki gibi kaçmak için çaba harcamak zorunda olmamam hoşuma gitti. Devletten ricam, bu amcaların hepsini şu yeni sisteme geçirsinler, ben bu amcayı sevdim.
Aldığım bilgi beni bir sonraki varış noktama yönlendirdi, meydana gitmeliydim. Meydan neresidir, nerededir bilmiyordum, amcanın gösterdiği yönü takip etmenin yeterli olacağını düşündüm. Düşünmez olaydım... 1 saat sonra... Evet, aradığım bina tam karşımda bana göz kırpıyordu, artık ebedi kaderime son vermek üzereydim. İç mekanda gerçekleşen olaylar, bu muazzam yolculuğun ne kadar ciddi ve önemli olduğunu bir kez daha anlamamı sağladı. Mordor'a giden Frodo gibi maceralı yolculuğum, Frodo'nun ki gibi bitmedi.
Bu konuda ne yapamalıyım soruma, "Ankara'yı arayın", peki şunu ne yapmalıyım sorusuna "Ankara'yı arayın" diye cevaplar alınca hafiften alt dudağım titremeye başladı. Karşımdaki kadının sekreter değil, telesekreter olduğuna ikna olduktan sonra, son sorum içime kaçmış bir şekilde vazgeçtim. Alabildiğim tek şey, not kağıdının üzerine yazılmış telefon numarısıydı. Evet, o telefon numarası internette de var biliyorum ama oraya kadar gitmişken, eli boş dönmek olmaz diye düşündüm, aslında düşününce mantıklı değil mi? Aslında değilmiş sanki, şimdi onu farkettim ama olsun.
Çapa'daki istasyona varana kadar 3 kez kaybolma başarısını göstermiş olmamda benim bir suçum yoktu, kötü imar planlarının yüzünden oldu desem, yemezsiniz değil mi, evet yemezsiniz. Ama ben mal gibi kayboldum, hem de tekrar tekrar. Ama mutlu sona gelmiştim, en azından caddeyi buldum ve bir şekilde istasyona geldim. Islaklık ve üşüme oranım, mevsim normallerinin çok üstünde olduğu için, titreyerek ve bırrr sesleri çıkararak geçtiğim, adını hatırlamadığım "gişe" benzeri isimli aletten gelen sesin, benim sesim yüzümden duyulmaması üzerine oradaki güvenlik görevlisi garip garip bana bakıp, hangi gezegenden olduğumu anlamaya çalışırken, saçma şekilde uzun süren göz göze gelme seansını bırakıp oradan uzaklaştım, sanırım arkamdan ilginç laflar etmiştir.
Tramvay geldiğinde, ilk gelen tramvaya binmem gerektiği, hatta biraz boşsa, daha da acele etmem gerektiği konusunda yeterli bilgim olmasına karşın, göz göze geldiğim adam sayesinde yanımda duran tramvayı görmedim. Gördüğümde "dıııt dıııt dıııt" diye sesler çıkaran tramvay boş olduğunu görünce ani bir hareketle kapıya atılsam da artık çok geçti. Önce rahat gibi gözüken, sonra birden kapıyı tutmaya çalışan, ama geç kalan bir mal gördüyseniz orada, işte bendim. Cool olma çalışmalarını sürdürmemin ne faydası olurdu bilemezdim ama, "zaten çok doluydu" edasına büründüm, etrafımdaki insanlar büyük ihtimalle bunu yemedi ama olsun. Sonraki gelen tramvaylara binmek mümkün olmadı, binilecek bir yerden söz etmek mümkün değildi çünkü.
Donma noktama eriştiğim anda beklediğim mucize gerçekleşti, işte boş gelen tramvay tam karşımdaydı ve ister inanın, ister inanmayın, ben ona bindim. Benim bunu bir başarı öyküsü gibi anlatmam size garip geldiyse, buyrun bir gününüzü benimle geçirin derim, ama tavsiye etmem o ayrı.
Kulaklıkla yolculuk eden adamlar vardır ya hani, ben işte o adamlardanım. Bence çok iyi bir şey bu, müzik falan bunlar güzel şeyler. Ama bir kötü yanı var ki, işte o bütün keyfinizi kaçırabilir. Gerekli bilgilendirilme yapılırken, sizin hiç bir boktan haberiniz olmuyor.Doğal olarak tramvaydaki anonsu farkedip kulaklığı çıkardığımda, anons kesilmişti bile. Ne demişti acaba, çok önemsememiştim, ne olabilir ki dedim. Derken Topkapı istasyonu öncesi herkesin hareketlendiğini görünce, anladım; bu istasyondan sonra devam etmeyecekti. Ben de çevremdeki kalabalık ile bir olup indim, arkamdan kapı kapandı ve arkamı döndüğümde karşılaştığım manzara çok etkileyiciydi. Bir kaç kişi inmiş olmasına karşın, herkes yoluna devam ediyordu. Evet, saçma sapan anons bunun için değildi ve ben zor bulduğum fıstık gibi boş tramvayı bir hiç uğruna terkettim. Üstelikte sıcacıktı.
Gelen ilk tramvaya William (Walles) -Evet, Walles olarak yazdım ben onu, yanlış hatırlamışım ismini ne var bunda yani. Wallace de yazabiliyorum ayrıca yani, hem de netten bakmadım, tekrar bakınca aklıma geldi, tabii belki de bu da yanlıştır, mal gibi hala netten bakmama konusunda ısrarcıyım, neyse- Wallace edasıyla akın ettim ve Zeytinburnu'na kadar 17 farklı pozisyonda girilen ilişkiyi atlattıktan sonra metro beklemeye başladım. Sigaranın bitmesi bana göre dramatiktir ama hemen yanınızda bir büfe varsa da şahanedir yani. Ama istediğiniz sigara o büfede var mıdır diye sormayın, hiç bir zaman olmaz. Yine yoktu, şaşırmadım ve bu arada bir metroyu da kaçırmanın mutluluğu! içindeydim, bu arada büfede çalışan kız neden bana yazdı, onu hiç çözemedim. Soğuktan mosmor olan, titrerken mermerde tahribat yaratabilen darbeli matkap kılıklı bir adamın nesi çekici olabilir ki? Darbeli matkaptan başka anlam çıkarırsanız elbet bir sebep ortaya çıkar ama şu an kastettiğim bu değil.
Sonraki mekan metro. Ulaşım araçlarında göz göze gelmek sıkıntı verici olabiliyor, hele bir de tam ortadaysanız nereye dönseniz biri var. Bu durumlarda ben de camdan dışarı bakıyorum. Ama tam orada metro yer altına girdiği için bakacak tek şey kendiniz kalıyorsunuz o camda. Kendimi incelemeye başladım, fena da tipim yokmuş halbuki, onca şeyden sonra hala yüzüne bakılabilirmişim. Büfedeki kıza hakverdim o an, dedim ki tabii ki benden iyisini bulacak değil yani. Mal gibi kendimle konuşuyorum içimden. Şu saçlar bir de eskisi gibi olsa, ortalıkta kız kalmaz, yıkılır. Kesin caanım, kesin öyle olur zaten. Ben bunları derken bilinç yerine geldi, sanırım beynimin buzları çözüldü yada mal mode off falan oldum. İşte o an, az önce metronun bir istasyonda durduğunu, birilerinin inip bindiğini, sonra tekrar yola koyulduğumuzu hatırladım. Az önceki durak, benim inmem gereken duraktı, ama "kaptan, orta kapıııııı" denilecek bir durumda değildim, yola devam ettim. Diğer istasyonda, üste çıkıp, diğer insanların arasından sıyrılmaya çalışıp, "bu ne yapıyor" demek isteyen bakışlar altında diğer taraftan istasyona indim. Karşıda indiğimi görenler bana bakarken, sanki orada bir arkadaşımı bekliyormuş tavırlarıyla saate falan baktım. Gelen metroya en son bindim ve gizli bir köşe buldum kendime, güvende olduğumu sanıyordum, ama işte orada benimle bekleyen teyze bana bakıyor ve içindeki ses gözlerinden dışarı taşıyordu; "Mal bu yaa" Kafamı kamplumbağa gibi içime çektim, ki ben bunu bazen yapabiliyorum mesela.
Metro çıkışında soğuktan hiç etkilenmemişim gibi Bakırköy'e kadar yürüme kararı aldım. Neden mi diye sormayın, spor yapmayan biri bazen en olmadık zamanda "aslında yürümek lazım" diyebilir, ya da "Küresel ısınma zaten tehlikeli boyutlara ulaştı, iki adım yer için niye bu kadar karbon salınımı olsun" diyebilirim ben bazen. Tabii en olmadık zamanlarda bunu düşünen bir mal olduğum için, soğuk ısırığından ölmek üzere iken aklıma böyle şeyler geliyor benim. Çok zevkli geçen yürüyüşüm evde son buldu, ama ben de son buldum diyebilirim.
Evde yapılaması gerekenler aciliyet sırasıyla yapıldı tabii ki, denize kıyafetle girmiş gibi gözüken halimle önce üstümdekileri çıkardım, kurulandım. Sonra su ısıttım, sıcak çukulata yaptım kendime. Ve son olarak dinlemem gereken şarkıyı buldum; The Doors - The End. Sıcak çukulata içip müzik dinlerken, geçmişte yaşanan güzel günleri yad ettim, mal olmaktan sıkılmadığımı anladım.
Bir gün yolda donmak üzere olan bir mal görürseniz, garip hareketleri varsa, ne bileyim tramvaya kapılarına dadanan yada bir istasyonda inip, tekrar ters yöne binen falan. Size adres sorabileceğiniz bir amca soran bir malla karşılaşırsanız, üzerine gitmeyin, sevin onu. Hatta dikkatli bakarsanız o hali ile bile yakışıklı sayılabilir. Tabii siz büfedeki kız gibi düşünmeyebilirsiniz ama biraz karzimatik olduğumu da biliyorum yani. Yada metronun camında öyle gözüküyor, zaten çok da fazla bir şey gözükmüyor ama olsun.
Unutmayın; Malların da sevilmeye ihtiyacı vardır, sevgilerimle...
19 Aralık 2011 Pazartesi
Ortamın Malı
Hepimizin az çok bir kaç kez başına gelmiştir herhalde. Tamam belki senin başına gelmemiş olabilir ama çoğumuzun, ya da sadece benim başıma geliyodur ama, ortamda mal gibi kaldığınız zamanlar vardır. İşte o anda artık siz "ortamın malı"sınızdır. Neden böyle olduğunu anlamazsınız çoğu zaman, ama artık siz malsınızdır ve ne yaparsanız yapın bunu değiştiremezsiniz, ağzıyla kuş tutabilenlerin bile -ki ben denedim, çok zor- artık çaresiz kaldığı andır işte bu an.
Bir arkadaşınız sizi bir yere çağırır, ki bu genellikle özel bir gün falan fişman bir şeydir, tanıdığınız kimse olmamasına rağmen siz de arkadaşınıza verdiğiniz değerden dolayı -mallık burada başlıyor zaten- tamam dersiniz ve mekana gidersiniz, mallığın getirdiği bir sevinç de vardır tabii ki. Ortama girişinizin ihtişamlı olmasını falan beklersiniz tabii; cool bir havayla mekana girerim, tüm gözler üstümde zaten. Gidip yarı samimi arkadaşımla konuşurum ama kısa tutarım ve kimseyi sallamıyor edasıyla bir yere geçer sigaramı yakarım. Kimseyle diyalog kurmam, onları dışlar ve sanki aslında sıradan insanlarla takılmıyormuş ama arkadaşınızın hatırına böyle bir ortama girmiş gibi davranırım. Normalde kiminle takılıyorsan artık? Malsındır ve sadece hayal kurarsın. Ama gerçeklerle yüzyüze gelince olay çok farklı seyreder.
Ortama girince kesinlikle arkadaşını bulamazsın, çünkü o kız çoktan yakışıklı bir delikanlı! bulmuş ve onunla dans ediyordur. Mesaj atarsın ama cevap gelmez çünkü telefonuna bakmaz. Beklersin, mekan doğru mu diye düşünmeye başlarken, o delikanlı ile kızı görürsün ve zar zor onların yanına gitmeye çalışırsın. Bu arada yaşanan rezaleti anlatmak yersizdir herhalde diye düşünüyorum. Sonunda gözgöze gelirsiniz ve kızın gözlerindeki ifadeyi aynen aktarıyorum ; "Aaa, bu da mı gelmiş yaaa!" Yediğiniz darbelerden ders çıkarabiliyorsanız, yapmanız gereken tam olarak şudur; Hemen kızla bir merhabalaşma fasılı, ardından çok özür dilerek, "Arkadaşlarımla çok önceden planlamıştık, geçerken sana da bir uğrayayım dedim ama hemen gitmem lazım, arkadaşlar aşağıda bekliyor" diyerek mekanı terkedip, kafa önde evin yolunu tutmaktır. Ama mal olduğunuzdan yaptığınız şey şudur, "Ehe, ehe"
Berbat girişin ardından, hala ümidiniz kaldı mı? Ya da artık sizin için "ümüdünüz" demek lazımdır o anda. Siz hala çevredeki kızları etkileyebilecek potansiyeliniz olduğuna inanırsınız. Ve kaderiniz cilvelerinden bihaber bir yere oturtulursunuz. Evet, oturtulursunuz, çünkü sizin oturacağınız hiç bir yer yoktur locada. Herkes, size bakıp; "Ne güzel oturuyorduk, bu nerden geldi, keyfimiz bozulacak" der gibi bakar size. Ama cool adam olarak, sallamazsınız. Ve bir yere oturtulursunuz, kız yanınızda bir şey anlatır, şu bilmem kim falan gibi, anlamış gibi yaparsınız ama ne mümkündür anlamak. Sonra o yanındaki delikanlı ile konuşur, ve siz de benim kadar mal iseniz hediye almışsınızdır. Hediyeyi vermek için fırsat kollarsınız ama olasılık dışıdır. Kız-delikanlı ilişkisi farklı bir boyuta geçmiştir ve siz artık kafanızda bir çok soru ile sigara yakarsınız. Bu şekilde geçen dakikalarda asker bavulu gibi olduğunuz yerde sigara içip durursunuz. Sonra fırsatı bulursunuz ve kıza "Sana bir hediyem var" gibilerinde saçmalarsınız, kısa ve öz olmalıdır çünkü kızın ilgisi sizin üzerinizde en fazla 10 sn kalıyordur ve delikanlıya dönüyordur. Hediyeyi anlar ve "Ne ki?" sorusunu yapıştırır. Ne ki, kadar da samimiyetsiz ve iğrenç bir soru yoktur sanırım. Daha sonra vereceğinizi ima ederken o çantasını alır ve o delikanlının hediyelerini gösterir. Hediyelerdir, o adam tek hediye almaz, gidip manidar bir hediye alır, yanında da paraya kıyıp aldığı başka bir şey vardır. Manidar olanı anlamazsınız, o da size anlatır onun hikayesini ama siz onu dinlemezsiniz, ya da dinlemek istemezsiniz. Derken asker bavulu rolüne tekrar girersiniz ve saatler geçer. Hediyeyi verme anını kollarsınız, normalde girdikten sonra montun cebinden çıkaracağınız o hediyeyi vermek için uzandığınızda mont çıkarılıp bir yerlere atılmıştır. Hala mal olduğunuz için kıza "Kapa gözlerini bakalım, olmaz öyle, ehe mehe" deyip geçiştirirsiniz ama monttan hediyeyi almanız gerekmektedir ve işte o anı da mahvetmenin haklı gururu!nu yaşarsınız. Monta uzanır, hediyeyi ararsınız ve döndüğünüzde kız yine delikanlı ile sarmaş dolaş. Elinizde hediye, tek eksiğiniz alnınıza vurulmuş "Mal" etiketi, bakarsınız. Bir anı yakalayıp kıza hediyeyi verirsiniz, ki hediye size göre çok güzel bir hediyedir. Mesela benimkinin şöyle bir olayı vardı, bu kızla ilk tanıştığımda benim doğum günüme çok yaklaşmıştı ve ikinci görüşmemizde çok saçma sapan bir hediye almıştı. Abzürd hediyelere bayılan biri olarak nasıl etkilendiysem, aklıma o geldi ve artık yıllar geçtiği ve herkes unuttuğu için, ve herkes büyüyüp koca insanlar olduğu için, böyle bir cinlik yapacaktım aklımca, çok sevinecekti falan.
Peki nasıl oldu dersiniz? Ay inanmıyoruuuuum, çok güzel ya dedi ve bana sarılıp arkasını döndü. Delikanlı ile beraber kalkıp gittiler. Ben ise, hala hediye öyle verilmez, böyle verilir edasını taşımaya çalışıp, bozulmamaya çalışıyordum. Ama itiraf edeyim ağlayarak mekandan çıkıp gitmek istiyordum. Bütün gece verdiğim hediye oradan oraya gezdi etrafta, birbirini kızdıran erkekler ve kızlar... Kimisi masada bulunan sigara paketlerini buruşturup atıyor, kimisi benim verdiğim hediyeyi, cidden çok değer verilen bir insan olduğum için! gecenin sonuna kadar oturdum orada. Artık istenmediğimin çok fazla farkında olmama rağmen gıcıklığına, "Size inat gitmiyorum kardeşim" dercesine oturdum. Bir ara suratımdaki saçma ve sıkkın ifadeyi gören kız gelip, bana somurtarak, sen eğlenmiyor musun dedi, ama evet demeye de götüm yemediği için -çünkü malım- "yok canım, sıkılsam kalkardım ki ben, üstelik ben böyle yerleri sevmem ama senin için buna bile katlanıyorum bak" gibisinden şirinlik bile yaptım ve o gitti. Hatta bir ara bunlar iyice gözden kayboldu, delikanlı ile ikisi yoklar. Etrafımdaki herkes eğleniyor, kimi kalkmış falan. Çok hüzünlü bir haldeydim aslında, bir eğlence mekanında geceyi yapayalnız, somurtmuş geçiren bir adam düşünün, ardarda sigara falan içiyor, tam olarak durum bu. Kalkıp DoRock'a gidesim geldi, gidemedim, ayıp olur dedim. "Bunca şeyden sonra ayıp mı kaldı" diyor içimden bir ses ama kalkmıyorum. Bunlar geldiler, delikanlı birazdan kalkıcaz abi dedi, ama 1 saat daha oturduk, birazdan kalkılacak zaten diye ben kalkıp gitmek istemiyorum, ayıp olur diye, oturdum. Ve sonunda kalktık. Bir süre beraber yürüdük ama arkadaşı kızı alıp gitti, yanımda tanımadığım iki kıllı adamla yürürken bir şeyler söyledim ama onlar beni iplemedi. Ayrılacağım yere geldik sonra. Onlar hep beraber giderken, ben ses yarı çıkar bir halde "Ben buradan gideceğim" dedim, kimse duymadı, sonra sanırım kız farketmiş olacak; "Noldu?" dedi, ben tekrarladım, o da bana tamam görüşürüz deyip yanındaki delikanlıya sarıldı ve hepsi gittiler.
Ben arkalarından mal gibi baktım dermişim, tabii ki o kadar da değil. Allahından bulsunlar! dedim ve evime döndüm. Ama şu var ki, her zaman "ortamın malı" olan bir adamdır vardır, Ona çok kötü davranmayın tamam mı, yani biraz kötü davranabilirsiniz ama çok ta kötü olmasın yani. O sevdiği biri için oraya gelmiştir, sevilmediğinin farkında değildir belki, en azından o ana kadar anlamıştır diye düşünüyorum ama olsun, azıcık onunla da ilgilenin, hatta ne bileyim onu sevin yani. O zavallı belki iyi biridir, belki sonra seversiniz. İstenmeyen adam olmak kötüdür, bazı adamlar cidden çekilmez adamlardır, ama bazıları da iyi adamlardır.
Malların da sevilmeye ihtiyacı vardır, sevgilerimle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)