Yollarda geçen bir günün hikayesi. Evden çıktığımda sabah saatleriydi sanırım, hava en sevmediğim haldeydi; Ahmak ıslatan. Ben bu durumda "ahmak" oluyorum. Mallık bu ya, çok yağmıyor ki diye Polyanna tadında evden şemsiye almadan çıktım. İstanbul'da yaşayan herkes bilir ki, hava biraz gri bile olsa şemsiye alınmalıdır, en azından akıllı olanlar bunu düşünürler, benim gibi mallar ise yağmuru görse bile şemsiyeye gerek duymazlar.
Bu her köşede şemsiye satan adamlar benim gibi insanlar sayesinde 1 ayda köşeyi dönüyorlar zaten. Eğer bir köşede gördüğünüz bu şemsiye satan adamlardan birini, bir süre sonra görmemeye başlıyorsanız benim yolum oradan geçiyordur ve büyük ihtimalle benden kazandığı para ile zaten hayatını kurtarmıştır.
Neyse biz yola koyulalım. Öncelikle bildiğim şu ki, benim bir kamu binasına gitmem gerekiyor ve bildiğim kadarıyla bu bina Cağaloğlu civarında bir yerde. Ben de atladım trene, ver elini Sirkeci. Bir trenin yolda beklemesi olağan geliyor o hattı kullanan insanlara. Karşıdan gelen tren istasyona girene kadar, biz istasyonda bekliyoruz, sonra yola devam ama bu sürenin yarım saate yakın olmasının tamamen benimle alakalı olduğunu düşünüyorum, o trende olan ve bunu okuyan biri varsa, kendilerinden özür dilerim, ne yazık ki benim kaderim ile bedevinin kaderi arasında çok fazla ortak nokta var.
Bir şekilde Sirkeci garına kendimi attıktan sonra huzurlu bir şekilde yokuşa vurdum kendimi, zaten binanın yerini biliyorum, elimle koymuş gibi buldum. Buldum bulmasına ama bir sorun vardı, benim mantığıma göre bir bina herhangi bir yere göç etmek için çok uygun bir yapı değildir, en azından benim mantığıma göre bina oradaysa, orada olacaktır yine. Ama benim mükemmel şansım sayesinde bu da oldu, bina oradaydı, kaçmamıştı ama içindekiler kaçmıştı. Boş bina karşımda mal gibi bakıyordum. Evden çıkmadan önce bir bakmak gerekiyormuş sanırım, ama artık biraz geç kalınmış bir düşünceydi. Etrafta bakkal gibilerinden, bilgi alabileceğim bir dükkan aradım ama orasını bulmak da ayrı bir mesela, adamlar gitmiş ama bilen yok. Sahte şirketlerin gece yarısı birden ortadan kaybolması gibi, koca kamu binası gizli bir şekilde taşınmıştı. Karşıdaki büfenin önünde buranın yaşlı kurtlarından olduğunu düşündüğüm bir amca vardı, ki bu amcalar kesinlikle istediğiniz bilgiyi size sağlayacaklardır. Mahallenin muhtarı aslında bu adamlardır, o mahallede herhangi bir şey olacaksa, önce bu amcalara gidilip izin alınır, sonra yapılır diye bir inancım var benim.
Haklı mıydım, tabii ki haklıydım. Ne zaman taşındıkları, neden taşındıkları, nereye taşındıkları, çalışanların kim olduklarını, nerede oturduklarını, herşeyi biliyordu amca. Hatta kaçmasam çalışanların kimlik numarası ve telefon numaralarını verip, kütük nerede, hepsini sayacaktı ama tam zamanında mükemmel bir müdahale ile topu ağlara yolladım ve amcanın boş anında oradan kaçtım. Kovalar mı diye arkama baktığımda, hala memurlardan birinin yeğenin hangi okulda okuduğunu hatırlamaya çalışıyordu, bu güzel haberdi.
Şimdi gitmem gereken yeri biliyordum, Çapa'ya gitmeliydim, gittim de ama nasıl diye sormayın, çünkü o arada kullandığım tramvay yada "cool" diller de tramway olarak bilinen toplu taşıma aracının doluluk oranının kelimelere dökülecek bir yanı yok, yağmurlu bir havada kesinlikle binilmemesi gereken araçlar içinde cabriolet otomobilden önde yer alması gerekebilir. Tabii o kargaşada yaşanılan sıkışıklık diye tabir edilse de, bu şekilde anlatıldığında çok hafif kalan o yapının içinde, boynumdaki atardamarın baskı altında kalması sonucu beyne kan gitmemeye başladı sanırım. Dolayısıyla sonraki hatırladığım tek şey, artık Çapa istasyonundaydım.
Çapa'da olmak görece daha bir durum olmasına rağmen yağmur altında artık kedi yavrusu gibi titrer bir halde binayı bulmem gerekiyordu. Ama neredeydi ki? Sokakların dibine kadar girip bilmediğim coğrafyalarda, bilmediğim farklı insanların dolaştığı bir yerde, ne yapmaya çalıştığımı düşünürken buldum kendimi. Burası neresi, ben kimim sorularının sorulması bu noktada çok mantıksız olmuyormuş, onu farkettim. Aradığım şeyi biliyordum, Amca. Amcayı bulduğum an, Amerika'yı bulmuş Kolomb gibi bir coşku yaşayabilirdim ama ne mümkün. Aradan geçen yarım saat sadece ıslanarak ve dükkan dükkan adres sorarak geçtikten sonra aradığım amca tam karşımdaydı. Binayı bulsam bu kadar sevinmezdim. Bu amca diğer amcalardan farklı, yeni bir işletim sistemi kullanıyor olacak ki, bu amcada "bunu mu demek istediniz?" gibi bir seçenek yoktu. Sorunu sor, cevabını al git mantığıyla çalıştığı için, diğer amcadaki gibi kaçmak için çaba harcamak zorunda olmamam hoşuma gitti. Devletten ricam, bu amcaların hepsini şu yeni sisteme geçirsinler, ben bu amcayı sevdim.
Aldığım bilgi beni bir sonraki varış noktama yönlendirdi, meydana gitmeliydim. Meydan neresidir, nerededir bilmiyordum, amcanın gösterdiği yönü takip etmenin yeterli olacağını düşündüm. Düşünmez olaydım... 1 saat sonra... Evet, aradığım bina tam karşımda bana göz kırpıyordu, artık ebedi kaderime son vermek üzereydim. İç mekanda gerçekleşen olaylar, bu muazzam yolculuğun ne kadar ciddi ve önemli olduğunu bir kez daha anlamamı sağladı. Mordor'a giden Frodo gibi maceralı yolculuğum, Frodo'nun ki gibi bitmedi.
Bu konuda ne yapamalıyım soruma, "Ankara'yı arayın", peki şunu ne yapmalıyım sorusuna "Ankara'yı arayın" diye cevaplar alınca hafiften alt dudağım titremeye başladı. Karşımdaki kadının sekreter değil, telesekreter olduğuna ikna olduktan sonra, son sorum içime kaçmış bir şekilde vazgeçtim. Alabildiğim tek şey, not kağıdının üzerine yazılmış telefon numarısıydı. Evet, o telefon numarası internette de var biliyorum ama oraya kadar gitmişken, eli boş dönmek olmaz diye düşündüm, aslında düşününce mantıklı değil mi? Aslında değilmiş sanki, şimdi onu farkettim ama olsun.
Çapa'daki istasyona varana kadar 3 kez kaybolma başarısını göstermiş olmamda benim bir suçum yoktu, kötü imar planlarının yüzünden oldu desem, yemezsiniz değil mi, evet yemezsiniz. Ama ben mal gibi kayboldum, hem de tekrar tekrar. Ama mutlu sona gelmiştim, en azından caddeyi buldum ve bir şekilde istasyona geldim. Islaklık ve üşüme oranım, mevsim normallerinin çok üstünde olduğu için, titreyerek ve bırrr sesleri çıkararak geçtiğim, adını hatırlamadığım "gişe" benzeri isimli aletten gelen sesin, benim sesim yüzümden duyulmaması üzerine oradaki güvenlik görevlisi garip garip bana bakıp, hangi gezegenden olduğumu anlamaya çalışırken, saçma şekilde uzun süren göz göze gelme seansını bırakıp oradan uzaklaştım, sanırım arkamdan ilginç laflar etmiştir.
Tramvay geldiğinde, ilk gelen tramvaya binmem gerektiği, hatta biraz boşsa, daha da acele etmem gerektiği konusunda yeterli bilgim olmasına karşın, göz göze geldiğim adam sayesinde yanımda duran tramvayı görmedim. Gördüğümde "dıııt dıııt dıııt" diye sesler çıkaran tramvay boş olduğunu görünce ani bir hareketle kapıya atılsam da artık çok geçti. Önce rahat gibi gözüken, sonra birden kapıyı tutmaya çalışan, ama geç kalan bir mal gördüyseniz orada, işte bendim. Cool olma çalışmalarını sürdürmemin ne faydası olurdu bilemezdim ama, "zaten çok doluydu" edasına büründüm, etrafımdaki insanlar büyük ihtimalle bunu yemedi ama olsun. Sonraki gelen tramvaylara binmek mümkün olmadı, binilecek bir yerden söz etmek mümkün değildi çünkü.
Donma noktama eriştiğim anda beklediğim mucize gerçekleşti, işte boş gelen tramvay tam karşımdaydı ve ister inanın, ister inanmayın, ben ona bindim. Benim bunu bir başarı öyküsü gibi anlatmam size garip geldiyse, buyrun bir gününüzü benimle geçirin derim, ama tavsiye etmem o ayrı.
Kulaklıkla yolculuk eden adamlar vardır ya hani, ben işte o adamlardanım. Bence çok iyi bir şey bu, müzik falan bunlar güzel şeyler. Ama bir kötü yanı var ki, işte o bütün keyfinizi kaçırabilir. Gerekli bilgilendirilme yapılırken, sizin hiç bir boktan haberiniz olmuyor.Doğal olarak tramvaydaki anonsu farkedip kulaklığı çıkardığımda, anons kesilmişti bile. Ne demişti acaba, çok önemsememiştim, ne olabilir ki dedim. Derken Topkapı istasyonu öncesi herkesin hareketlendiğini görünce, anladım; bu istasyondan sonra devam etmeyecekti. Ben de çevremdeki kalabalık ile bir olup indim, arkamdan kapı kapandı ve arkamı döndüğümde karşılaştığım manzara çok etkileyiciydi. Bir kaç kişi inmiş olmasına karşın, herkes yoluna devam ediyordu. Evet, saçma sapan anons bunun için değildi ve ben zor bulduğum fıstık gibi boş tramvayı bir hiç uğruna terkettim. Üstelikte sıcacıktı.
Gelen ilk tramvaya William (Walles) -Evet, Walles olarak yazdım ben onu, yanlış hatırlamışım ismini ne var bunda yani. Wallace de yazabiliyorum ayrıca yani, hem de netten bakmadım, tekrar bakınca aklıma geldi, tabii belki de bu da yanlıştır, mal gibi hala netten bakmama konusunda ısrarcıyım, neyse- Wallace edasıyla akın ettim ve Zeytinburnu'na kadar 17 farklı pozisyonda girilen ilişkiyi atlattıktan sonra metro beklemeye başladım. Sigaranın bitmesi bana göre dramatiktir ama hemen yanınızda bir büfe varsa da şahanedir yani. Ama istediğiniz sigara o büfede var mıdır diye sormayın, hiç bir zaman olmaz. Yine yoktu, şaşırmadım ve bu arada bir metroyu da kaçırmanın mutluluğu! içindeydim, bu arada büfede çalışan kız neden bana yazdı, onu hiç çözemedim. Soğuktan mosmor olan, titrerken mermerde tahribat yaratabilen darbeli matkap kılıklı bir adamın nesi çekici olabilir ki? Darbeli matkaptan başka anlam çıkarırsanız elbet bir sebep ortaya çıkar ama şu an kastettiğim bu değil.
Sonraki mekan metro. Ulaşım araçlarında göz göze gelmek sıkıntı verici olabiliyor, hele bir de tam ortadaysanız nereye dönseniz biri var. Bu durumlarda ben de camdan dışarı bakıyorum. Ama tam orada metro yer altına girdiği için bakacak tek şey kendiniz kalıyorsunuz o camda. Kendimi incelemeye başladım, fena da tipim yokmuş halbuki, onca şeyden sonra hala yüzüne bakılabilirmişim. Büfedeki kıza hakverdim o an, dedim ki tabii ki benden iyisini bulacak değil yani. Mal gibi kendimle konuşuyorum içimden. Şu saçlar bir de eskisi gibi olsa, ortalıkta kız kalmaz, yıkılır. Kesin caanım, kesin öyle olur zaten. Ben bunları derken bilinç yerine geldi, sanırım beynimin buzları çözüldü yada mal mode off falan oldum. İşte o an, az önce metronun bir istasyonda durduğunu, birilerinin inip bindiğini, sonra tekrar yola koyulduğumuzu hatırladım. Az önceki durak, benim inmem gereken duraktı, ama "kaptan, orta kapıııııı" denilecek bir durumda değildim, yola devam ettim. Diğer istasyonda, üste çıkıp, diğer insanların arasından sıyrılmaya çalışıp, "bu ne yapıyor" demek isteyen bakışlar altında diğer taraftan istasyona indim. Karşıda indiğimi görenler bana bakarken, sanki orada bir arkadaşımı bekliyormuş tavırlarıyla saate falan baktım. Gelen metroya en son bindim ve gizli bir köşe buldum kendime, güvende olduğumu sanıyordum, ama işte orada benimle bekleyen teyze bana bakıyor ve içindeki ses gözlerinden dışarı taşıyordu; "Mal bu yaa" Kafamı kamplumbağa gibi içime çektim, ki ben bunu bazen yapabiliyorum mesela.
Metro çıkışında soğuktan hiç etkilenmemişim gibi Bakırköy'e kadar yürüme kararı aldım. Neden mi diye sormayın, spor yapmayan biri bazen en olmadık zamanda "aslında yürümek lazım" diyebilir, ya da "Küresel ısınma zaten tehlikeli boyutlara ulaştı, iki adım yer için niye bu kadar karbon salınımı olsun" diyebilirim ben bazen. Tabii en olmadık zamanlarda bunu düşünen bir mal olduğum için, soğuk ısırığından ölmek üzere iken aklıma böyle şeyler geliyor benim. Çok zevkli geçen yürüyüşüm evde son buldu, ama ben de son buldum diyebilirim.
Evde yapılaması gerekenler aciliyet sırasıyla yapıldı tabii ki, denize kıyafetle girmiş gibi gözüken halimle önce üstümdekileri çıkardım, kurulandım. Sonra su ısıttım, sıcak çukulata yaptım kendime. Ve son olarak dinlemem gereken şarkıyı buldum; The Doors - The End. Sıcak çukulata içip müzik dinlerken, geçmişte yaşanan güzel günleri yad ettim, mal olmaktan sıkılmadığımı anladım.
Bir gün yolda donmak üzere olan bir mal görürseniz, garip hareketleri varsa, ne bileyim tramvaya kapılarına dadanan yada bir istasyonda inip, tekrar ters yöne binen falan. Size adres sorabileceğiniz bir amca soran bir malla karşılaşırsanız, üzerine gitmeyin, sevin onu. Hatta dikkatli bakarsanız o hali ile bile yakışıklı sayılabilir. Tabii siz büfedeki kız gibi düşünmeyebilirsiniz ama biraz karzimatik olduğumu da biliyorum yani. Yada metronun camında öyle gözüküyor, zaten çok da fazla bir şey gözükmüyor ama olsun.
Unutmayın; Malların da sevilmeye ihtiyacı vardır, sevgilerimle...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder